Bir şey oluyor, süregidiyor; bizden haber alarak. Oluş, ontolojik bir statüye doğru akış içerisinde Var-oluyor. Var olmak bir vücut giymek demek olan, biz insanların kavrayışına yaklaşan açığa çıkma olayıdır. Heidegger, varlığa tabi ki var olanla bakıyordu. Hiçlik deneyimle oluyordu, yoksa varlık olamazdı. O halde nedir 'hiç’olan? Varlığın akışının yolunda gitmemesidir. Artık bir şey yolunda gitmemektedir. Kaygı, can sıkıntısı, bunaltı hiçlik deneyimine tabi olan bir varoluşsal durumdur. Başkasını yaşamaktır belki; kendi seçimini yapamamaktır. Gündelik yaşamda kendimizle yalnız kalmak istemeyiz. Eğleniriz, gülmek için ortamlara gireriz, başkasının giyimiyle kuşanırız… Peki, buna neden dur diyemiyoruz?
Belki de tek bir cevap var Heideggerci anlamda; bizim kendi varoluşumuz olan ve belki de -taştan farklı olarak- özgür eylemek isteği bizi ‘hiç’ statüsünden varlığa çıkarıyordur. Kendimizle karşılaşmaktan çekiniyoruz çünkü seçim yapmak zorunda kalıyoruz her şeyde. Bir kaygı doğuyor ve bu yüzden de başkalarının varoluşları ile varlığımızı gerçekleştirmek istiyoruz ve nihayetinde başkalarının kararları çoğu yerde bizim de kararlarımız oluyor. Sonuç olarak var-oluşumuzu gerçekleştirmenin tek yolu otantik(kendine özgü) olmakta yatıyor. Burada otantik olmak; Nietzscheci anlamda yıkılmış olan değerlerimizin yerine kendi değerimizi koymak anlaşılabilir.

